Ebu’l Hasen En-Nedvi’nin 1991 yılında Hindistan Müslümanları Kişiler Hukuku Heyeti’nin 10. yıllık oturumunda, hükümetin azınlıkların kendilerine ait Kişiler Hukuku yasalarına sahip olmasına son vermek ve yeknesak-tek tip bir Kişiler Hukuku yürürlüğe koymak istediği bir siyasi iklimde yaptığı konuşmasını (daha sonra ayrıca yazılı yayınlandı) okurlarımız için çevirdik. Bu yazıda İslam Hukuku’na dair değerli bilgiler elde edilebileceği gibi Hindistan’ın siyasi yapısı, Müslümanlar ile hükumet arasındaki ilişki, Hindistan toplumları arasındaki farklar ve Hindistan’da Müslümanların siyasi faaliyetleri hakkında bir takım bilgiler elde edilebilir

İSLAMİ YAŞAM TARZI VE YEKNESAK MEDENİ KANUN

Efendiler,

Ülkenin anayasal, ahlaki, ekonomik ve politik krizlerle mücadele ettiği, geleceğin kasvetli göründüğü, canın korunmasının ve vicdan hürriyetin şüphede olduğu ve Delhi’nin kendisinin dahi, hükümet olmasına rağmen, ciddi problemlerle yüzleştiği bir zamanda burada toplanmış bulunuyoruz. Toplanmak, bu endişeleri tahlil etmek ve yöneticilerin dikkatini çekmek için doğru zaman olmadığı anlaşılıyor fakat ben hiç özür dilemeden söyleyeceğim ki doğru zamanıdır ve ülkenin yararınadır. Hakikat aşığı vicdanlı kişilerin ve tüm kalbiyle ülkenin iyiliğini isteyen herkesin, demokratik değerlerin uzun süre katlanamayacağı bu tür tartışma ve fikirlerden uzak bir şekilde bu kongreyi dikkat vermesini dilerim.

Ülkenin gelişmesi ve ilerlemesi için korku iklimine, güvensizliğe, keşmekeşe bir son verilmelidir çünkü hiçbir ülke, kendi halkının farklı kesimleri dini ilkelerine, hukukuna, ayinlerine ve dinlerinin hakiki takipçileri olarak vazgeçemeyecekleri dini ritüellerine dair şüphe besliyorsa ileri gidemez. Ülkenin güçlenmesinde ve gelişmesinde kullanılması gereken enerjinin böyle şüphe ve kuşkuları gidermede harcanmasından daha kötü bir şey yoktur. Daha da ileri gidiyorum ve diyorum ki gelecek nesiller, bize canlarımızdan daha değerli olan inancımıza sahip çıkmazlar ve sonrasında Müslümanlar arasında sadece kendilerine değil ülkeye de zarar veren belirsizlik ve kargaşa ortaya çıkar diye endişe taşıyoruz.

            İkinci olarak, İslam’ın geniş kapsamı akılda tutulmalı. Dinlerdeki farklılık küçük ayin ve ritüellere hapsedilmemeli, dinlerin kendi temel prensipleri vardır. Vahiy ve peygamberlik üzerine kurulmuş fakat takipçilerinin onu ibadet eylemi ile kısıtlamış olduğu dinler vardır. İslam’da böyle bir şey yok. O Müslüman’ın tüm hayatını kuşatır. Bu yaratıcı ile yaratan arasındaki ilişkiyi kavramadan takdir edilemeyecek basit bir hakikattir. Her Müslüman tanrının itaatkâr bir hizmetçisidir ve O’nunla ilişkisi sonsuz ve her şeyi kapsayıcıdır.

           “Ey Müminler, bütün varlığınız ile İslâm’a(barışa) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin, çünkü o size apaçık bir düşmandır.”

                                                                                                    Bakara suresi 208. Ayet

Apaçık şekilde anlaşılmalıdır ki; İslam kaynağını vahye ve kendisinin takip etmemiz için bizi doğrudan yönlendirdiği, son peygamber Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) borçludur.  Şanı yüce Kuran şöyle emreder:

           “Sonra ey Muhammed! Sana da insanların uyacakları bir hayat sistemi (şeriat) verdik. Sen ona uy, bilmeyenlerin arzularına uyma.

                                                                                                      Casiye Suresi 18. Ayet

Peşinden gidilmesi için masum ve sevgili peygamberimize doğrudan yönlendirilirken, onun peşinden gidenlerden, ondaki bir şeyi değiştirmesini veya değişimi kabul etmesini nasıl beklenir?

Bu iki temel hakikat doğru perspektiften anlaşıldığında Müslümanlardan böyle bir istekte bulunan kimse olmayacaktır. Böylece kaçınılabilir mahcubiyetten kurtulmuş olurlar ve yeteneklerini ve enerjilerini böyle gereksiz talepleri reddetme için harcamazlar ve hükümet zamanını faydalı uğraş üzerine harcar. Bize ülkenin birliği ve bütünlüğü hatırına yekpâre Medeni Kanun’u kabul etmemiz söyleniyor. İlk okula giden bir çocuğun cevaplayabileceği bir soru soruyorum. Birinci Dünya savaşı başlarda İngiltere ve Almanya arasında bir savaştı. Britanyalılar ve Almanlar sadece Hristiyan değiller aynı zamanda Protestan idiler ve kişiler hukukları da aynı idi. O zaman neden savaştılar? Yekpâre Kişiler Hukuku savaşı durduruyor olsaydı, onları durdurmuş olması gerekirdi. İkinci Dünya Savaşı diğer bir örnek. İki tarafta Hristiyan ve Protestan’dı ve kişiler hukuku aynıydı. Ama onlar birbirini yok etmeye kararlı kana susamış iki düşman gibi savaştılar. Hukuk Mahkemelerine gittiğimizde Müslümanlar ile Müslümanların ve Hintliler ile Hintliler’in arasında hukuk davaları olduğunu görürüz. Şikayetçi davalının mahkumiyetini talep eder. Onların Kişiler Hukuku aynıdır ve zaman zaman aynı sosyal sınıf ve aileden oluyorlar. Bazıları ise kan bağı oluyor. Doğrusu, düşmanlığın sebebi bencillik, açgözlülük ve materyalizmdir. Bu ahlaki öğretileri ihmal eden müfredat ve yanlış sistem sebebiyle böyledir. Yekpâre Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra da ahlakta bir değişiklik olmayacağını söyleyebilirim.  Peki neden o zaman sık sık yekpâre Medeni Kanun ile birliğin sağlanacağı bahsediliyor.

Saygın İngiliz Hukukçu E.Bodenheimer’in yazdıkları( hukuk sistemini ve onun sosyal önemini tartışırken) böyle bir hareketin boşa olduğunu fark etmemiz için yeterlidir:

Eğer toplumun büyük bir kesiminin adalet duygusu, düzenli bir toplum inşa edeceğini söyleyen bir hukuk sistemi tarafından zedeleniyorsa, kamu otoriteleri için kaytarma ve hukuku çökertme girişimlerine karşı yasal sistemi sağlamak son derece güç olur. İnsanlar, tamamen mantıksız ve akıl dışı sistemlere uzun süre katlanmazlar ve böyle bir sistemi sürdürmeye kararlı olan bir hükümet uygulamada ciddi zorluklarla karşılaşacaktır. Bu yüzden adalet temelli önemli bir kaynağı olmayan sistem güvenilmez ve istikrarsız bir temele dayanır. John Dickson işaret ettiği gibi: ‘Biz sadece sabit genel kurallardan oluşan sistemlere değil, kuralları adalete dayalı ya da diğer bir deyişle belirli talepleri ve insan doğasının kapasitesini dikkate alan hukuka ihtiyacın olduğu bir döneme rastlamış bulunuyoruz. Aksi takdirde sistem uygulanabilir olmayabilir; yerleşmiş eğilimleri ve yargı standartlarını incitenler(sistemler) sürekli ihlal edilecektirler ve bu yüzden varlığının gerekçesi olan kesinliği sağlamada başarısız olurlar.”

                                                                                         E.Bodenheimer, Jurisprudence, Harvard

                                                                                                                                                1967,s.213

Eğer toplumun herhangi bir kesiminin temel inancı üzerinden bir hukuk çatışması çıkarsa, mezhep ya da dini, bu birlik, dayanışma, samimiyet ve huzur değil, milletin ve ülkenin birliği için tehlike olan kargaşa, umursamazlık, zorlama ve kölelik duygusu meydana getireceğini akılda tutmamız gerekmektedir.

Efendiler,

Bize gelen ve emanetçisi olduğumuz dinimiz, bize sosyal kuruluşlar, reformistler ve imparatorluk kurucuları aracılığıyla bize ulaşmadı. Onlara saygı duyuyoruz. Fakat din, kültür ve düşünce ekolü arasında birbirlerinin farklarını ortaya koyan sınır çizgileri vardır. Bu sınır asla hiçbir koşulda görmezden gelinemez. Vahye dayanan dinler, peygamberlikle kutsanmış ve vahiy alan seçilmiş özel kişiler aracılığıyla bize ulaşmıştır. Basit ama yine de çok önemli bir noktaya değinen bu bilgiden habersiz olmak, kafa karışıklığına sebebiyet vermekte ve insanların bizden(Müslümanlardan) amaçsız ve mümkinatı olmayan beklentiler veya talepler de bulunmasına sebep olmaktadır (Hindistan’da yekpâre medeni kanun talebi için söyleniyor). Bazı kimseler geniş görüşlülük gösteriyorlar ve dinin adeta bir felsefe, kültür, sosyal sistem veya ekonomik teori gibi yorumlanabileceğini zannediyorlar.

Şimdiye dek Müslümanlar, Kuran’ı, itikadı, ibadetleri (hiçbir kişinin onlarsız Müslüman kalamayacağı şeyleri) vahyeden Allah’ın kişisel hukuklarını da takdir ettiğine ve ilahi olduğuna inanmayı imanlarının ve itikadlarının parçası olarak görmüşlerdir. Bu kanunların Âlim olan, insanı yaratan ve onun zayıf yönlerini ve arzularını bilen Allah tarafından emredildiğini anlamına gelmektedir.

                     “Yaratan (yarattığını) bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.”

                                                                                                 Mülk Suresi 14. Ayet

Hindistan Müslümanları benzeri hiçbir dinin ve milletin tarihinde görülmemiş olan Shah Bano davasında, “Şeriat”larına bağlılıklarını ve dinlerine olan sadakatlerini kanıtlamışlardır. Keşmir’den Kanyakumari’e ye kadar büyük mitingler düzenlendi ve bu mitinglerin tümünde Hindistan Müslümanları Kişiler Hukuku Heyeti üyeleri ve diğer Müslüman alimler hazır bulundular. Küçük şehirlerde dahi yüzbinlerce insanın toplanması görülür şey değildir. 7 Mayıs 1985’te Hindistan Müslümanları Kişisel Hukuku Heyeti’nin yıllık oturumu vesilesiyle yapılan mitinge yarım milyon kişinin katıldığı tahmin ediliyor. Üstüne üstlük bu mitinglerde alınan binlerce karar ve telgraf Başbakan Shri Rajiv Gandhi’ye yollandı.

Ülke çapındaki mitinglerin (disiplinin ve haysiyetin tam anlamıyla gözlemlendiği) yanı sıra Heyet üyeleri Başbakan Shri Rajiv Gandhi ve daha sonra onun emriyle Adalet Bakanı ve diğer başka kişilerle görüştü. Yetkililer Başbakanla gayrı resmi olarak 2 yada 3 defa görüşmüş, açık ve dürüst şekilde durumu müzakere etmiş ve karşı tarafın sorunun ciddiyetini anlamalarını sağlamışlardı. Bununla beraber, dini bakış açısını ve Müslüman toplumun Kişiler Hukuk’u hakkındaki düşüncelerini samimiyetle aktarmışlardı. Başbakan bizim görüşlerimizi dikkatle dinlemişti. ( Bu bağlamda Müslümanlar arasındaki huzursuzluğa ve büyük mitinglere dair raporlar almış olmalıdır.) Bunun tamamen dini bir problem olduğuna ve bu problemin İslam üzerine derin ve kapsamlı çalışmalara sahip Âlimler tarafından değerlendirilebileceğine ve Âlimlerin Kur’an’ın, Din’in ve “Şeriat”ın gerçek açıklayıcısı olduğuna ikna olmuştu. Müslümanlar bundan siyasi menfaat elde etme amacında değiller. (Başbakan) Birden çok defa seçkin âlimlerle görüştüğünü ve yürürlükteki kanunlara nazaran boşanma için daha iyi bir yol sunması dahil İslam’ın, kadının haklarını koruduğuna ikna olmuştu. 1986’da “Müslüman Kadının Haklarının Korunması” yasasını parlamentoya büyük bir ahlaki cesaretle sunmuştu. Sözü edilen yasa 6 Mayıs 1986’da muazzam çoğunlukla kabul edilmişti ve doğruyla yanlışı ayırt etme kapasitesinden, samimiyetten ve siyaset yapma becerisinden mahrum olmayan Müslüman topluluk, açık yüreklilikle teşekkürlerini sunmuş ve be cesur adımdan dolayı duyduğu memnuniyetlerini ifade etmişlerdi.

Hukuk Mahkemelerinin, Yüksek Mahkeme ya da Adalet Bakanlığı tarafından “Müslüman Kadının Haklarının Korunması” yasasının hâlen yürürlükte olduğuna ve Müslümanların tüm boşanma davalarında yerine uygulanmasının zorunlu olduğuna dair bilgilendirilmesi gerekir. Fakat bunlara rağmen görüyoruz ki Hukuk Mahkemeleri sözü geçen yasayı görmezden gelip Ceza Muhakemesi Kanun’un 125. Bölümü’nü uyguluyor. Gucerat ve Kerela Yüksek Mahkemeleri’nin verdiği son karar bu kanuna göz yummanın bir örneğidir. Ayrıca avukutların bu kanundan habersiz olduğunu ve tüm boşanma davalarında uygulanması gerektiğini savunmadıklarını müşahede etmekteyiz. Ayrıca Hukuk Mesleği eğitimi iyi yapılmalıdır aksi halde cehalet ve gevşeklik devam edecektir ve bu yasa Hukuk Mahkemelerinin arşivlerini süsleyecektir. Heyetten bir temsilci delegesi V.P. Singh’i başbakanlık görev süresi içinde ziyaret etmiş ve hükümetin sorumluluğunu hatırlattı. Bakacağına söz verdi fakat bu yönde çabalarımıza devam etmek zorundayız.

Müslümanların Shah Bano davası hakkındaki duygularına ve ‘’Müslüman Kadının Haklarının Korunması” yasasına şiddetle karşı çıkan vatandaşlarımıza, entelektüellerimize ve gazetecilerimize birkaç şey söylemek istiyorum.

Dini hukuk ve gelenekler sebebiyle Müslüman ve Müslüman olmayan toplumların sosyal düzeni, aile hayatı ve çevresinde farklılıklar olduğunu akılda tutmamız gerekir. Müslüman toplulukta bir kız evlendiği zaman ailesiyle olan bağları kesilmez ve talihsiz boşanma sonrasında ailesinin bir üyesi olarak kalmaya devam eder ve Kuran’da detaylarıyla açıklanmış olan “Şeriat”a göre ailesinin malvarlığında hakkı devam eder. Kadına hakkının verilmesini de ayrıca vurgular. Kız ayrıca bunu hak olarak mahkemede ileri sürebilir ve Hukuk Mahkemesi kızın lehine karar vermelidir. Kim buna karşı gelirse, günahkâr olarak görülür ve ilahi olan “Şeriat”a karşı saygısızlık olarak kabul edilir.

Buna karşın, özür dileyerek söylemek isterim, Hindu Toplumunda kızın ailesiyle olan tüm bağları evlendikten sonra kopuyor. Kadının geçim yükümlülüğünün tek sorumlusu kocası oluyor. Hindu bir dul tamamen yalnız ve tabiri caizse yetim oluyor. Kadını himaye, geçimini sağlama ve koruma sorumluluğu ailesine devrolunmuyor ve kadın için saygın bir hayat yaşamak zorlaşıyor. Bu hükümler uzun zamandır uygulanıyor ve Hindu kadınını yoksulluk içinde tek başına yaşamaktan kurtulmanın tek yolu olan “Sati” yoluna (Kadının ölen kocasının ardından kendisini yakarak intihar etmesi) başvuruyor. Bu saygın aileler için bir onur meselesi haline gelmiştir. Müslüman Hükümdarlar bunu (Sati) dine müdahale olarak gördüklerinden engellemezlerdi. Doktor Bernier (17.yy) seyahat günlüğünde yönetici ve saygın Müslüman ailelerin kadınları Hindu dul kadınlarını Sati yapmamaları için ikna etmeye çalıştığını yazmıştır. İngiliz Hükümeti ise yasaklamıştır. Ama halen Racastan başta olmak üzere bazı bölgelerde uygulanmaya devam etmektedir. Müslüman Toplulukla Gayrimüslim topluluklar arasındaki farka işaret etmenin dışında, Müslüman boşanmış bir kadının, muhtaç hale gelmeyeceği ve dilenmesine veya intihara zorlanamayacağı net bir şekilde anlaşılmalıdır. Ailesiyle saygın bir hayat yaşayabilmektedir.

Eleştirmenlerimizi ve hata bulucularımızı, saygıyla, ülkemizde neredeyse hergün gerçekleşen “Çeyiz Ölümleri”ne (Kocanın gelinin çeyizini yeterli bulmamasından ötürü gelini öldürmesi) ve “Gelin Yakılması”na (Çeyiz Ölümünün bir çeşidi: Gelinin üstüne gazyağı, benzin, tutuşturucu sıvı dökülür, nadiren yaşarlar.) daha fazla dikkat etmeye davet ediyorum.

Shah Bano davası sırasında protestolar yapılmıştı ve “Müslüman Kadının Haklarının Korunması” yasası parlamentoya sunulduğunda ise orantısız hale gelmişti. Biz sorunlarımıza doğru perspektiften bakmalıyız ve pireyi deve yapmamalıyız. Bu aklıselime aykırıdır.

Kaynak: http://abulhasanalinadwi.org/product/islamic-code-of-life-and-uniform-civil-code/

Reklamlar