Ebu’l Hasen Ali En-Nedvi Kimdir?

1914 Hindistan doğumludur. İlmi geleneği olan bir ailede yetişen Nedvi, küçük yaşta kitap ile tanışır. İlk eğitimini aile çevresinde alır ve Nedvi 9 yaşında iken babası ölür. Eğitimine abisinin yanında devam eden Nedvi Arapça, Farsça ve İngilizce öğrenir. 20’li yaşlarda Nedvetü’l Ulemâ’ya hoca olarak atanan Nedvi, 1961 de başkanlığa gelir ve ölene kadar Nedvetü’l Ulemâ’nın başkanlığını yapar.  Deyuben Üniversitesi ile Dav’u’l- Ulum Üniversitelerinde ders vermiştir. Türkiye dahil birçok ülkede konferans veren, muhtelif İslami kesimlerden saygı gören Nedvi, otorite olarak da adlandırılabilir. Türkiye’de en çok tanın eseri “Müslümanların gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti” dir. Aşağıda sizler için çevirdiğimiz Ebu’l Hasen Ali En- Nedvi ‘nin 1985 yılında yayınladığı “Status of Women In Islam” adlı makalesini okuyabilirsiniz.

 

      İSLAMDA KADININ YERİ

Kadının Konumu Yükseltmek Ve Haklarını İade Etmek

İslam’dan Önce Kadın

İslam’ın kadınların içinde bulunduğu hâli düzeltmeyi gaye edinen önlemlerini takdir etmek için birkaç önbilgi vermek gerekli olacaktır. Arap Alimi Abbas Mahmud Akkad’ın konuyu derinlemesine incelediği El-Mere Fi’l-Kur’an adlı eserinden alıntılar yapmam isabetli olur.

İslam öncesi dinlerde ve toplumlarda kadının konumunu şöyle tasvir ediyor:

“Manu yasaları[1] babasının veya kocasının himayesinde olmasından ve her ikisinin ölümü durumunda oğlunun himayesine geçmesinden başka kadına kişilik hakkı vermemiştir. Bu 3 kişinin ölümü halinde, kadın kocasının yakın akrabalarının yanında “çanak yalayarak” yaşamını sürdürmek zorundadır. Kadın asla hür olamazdı. Kadın en fazla, ekonomik işlerden bile fazla, kocası öldüğü zaman adaletsizliğe maruz kalıyordu: Kadın kocasının ölüm merasiminin ardından ölmek zorundaydı. Bu gelenek Brahmanik Medeniyet’ten 17. yüzyıla kadar süren çok eski bir gelenektir ve kaldırılması halkın ayaklanmasıyla gerçekleşmiştir.

Hammurabi[2] kanunları kadınlara bir hayvan gibi muamele ediyordu. Bu kanunların bir hükmünde kadının konumu şöyle resmedildi: Eğer bir adam başka bir adamın kızını öldürürse, kendi kızını isterse öldürebilen isterse köle olarak tutabilen isterse cezayı erteleyebilen ölen kızın babasına vermek zorundaydı ama genellikle öldürülürlerdi.

Antik Yunan’ da kadın ne özgürlüğe sahipti ne de herhangi bir hakka sahipti. Kadınların yaşaması için ana yollardan uzakta, birkaç camı olan ve kapısına bir gardiyan dikilen büyük evler yapılırdı. Ev hanımlarına ve metrese biraz olsun değer verilse de gece partilerinde dansçı kızlar ve fahişeler ortak eğlence nesnesi haline gelmişlerdi. Kadınlar içtimai topluluklara katılamazlardı: Kadınlar felsefe ders halkalarına asla katılamazlardı. Fahişeler, boşanmış kadınlar ve üst sınıfa hizmet eden fahişeler evli kadınlardan daha saygı duyulan bir sıfata sahipti.

Aristo, Spartalıların kadınlara kibar olmalarını, miras, boşama ve hür olma hakkı vermelerini eleştirmiş ve bunları Sparta’nın düşüş sebepleri olarak göstermiştir.

Eski Romalılar kadına babasına, kocasına ve oğluna bağlılığı hususunda tıpkı Hindu’lar gibi yaklaşıyordu. Şanlı kültürel günlerinin yükseliş döneminde dahi Romalı kadınlar ne ellerindeki zincirleri kırmışlardı ne boyunlarındaki esaret tasmasından kurtulmuşlardı. Cato[3]’nun deyimiyle: Nanguam exvitur servitus mulie Brio. Kadınlar özgürlüğüne Romalı köleler ayaklanıp haklarını zorla aldıktan sonra kavuşmuştur.”

Mahmut Akkad Kadim Mısır’da kadının konumunu tasvir ettikten sonra şöyle diyor:

“İslam’ın gelişinden önce Mısır Medeniyeti ve sosyal kanunları kendi seyrinde ilerliyordu. Mısır’da ve Ortadoğu’da Roma Medeniyeti’nin düşüşüyle ve bu medeniyetin israfkârlık ve tutumsuzluğuna tepki olarak dünya hayatını küçümseyen güçlü bir eğilim meydana geldi. Hayatın kendisi, eş-dost ve akraba bağı önemini kaybetmişken manastır hayatına yönelen umumi eğilim, eti ve kadını günahkâr kabul etmeye başlamıştı.

Orta Çağ’ın bu gidişatı, kadının konumunu son derece baltalamıştı. Kilisenin din adamları 15. yüzyıla kadar kadının insan olup olmadığını ciddi ciddi sorgulamıştır. Kadın bir ruha sahip miydi yoksa ruhsuz bir ceset miydi? Kadın kurtuluşa erebilir miydi yoksa lanetli olmaya mahkûm muydu? Bu gibi sorular Macon[4] kilise meclisinde şiddetle tartışılıyordu. Çoğunluğun görüşü, sadece Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem hariç olmak üzere, kadının kurtuluşa elverişli ruha sahip olmadığı üzerineydi.

Sonraki Roma döneminin eğilimi, Mısır Medeniyeti’nin ikinci aşamasında kadının değerinin azalmasına sebep olmuştur. Aslında Romalıların barbarlığı Mısır toplumunda manastır hayatının ve ruhçuluğun artışına sebep olmuştur. Çok sayıda insan ibadete adanmış gözlerden uzak hayata, Allah’a yaklaşma ve şeytanın tuzaklarından (En büyük tuzak kadın sayılıyordu.) sakınmak için bir araç olarak tefekküre ve manevi yetilere değer vermeye başlamıştır.

Bir dizi oryantalist İslam Hukuku’nun İbrani Hukuku temelli olduğunu ileri sürmektedir fakat bu görüş Kuran’daki ve Tevrat’taki kadının yeri karşılaştırıldığında kolayca çürütülmektedir. Tevrat’a göre ölen babanın erkek bir oğlu varsa, kızın miras hakkı yoktur.

Bir kişinin varisi olarak sadece kızı varsa malının başka aileye ( kızının ailesine) geçmemesi için ölmeden önce vasiyetini yapmış olması gerekirdi.

Yahudi kanunları vesayet hususunda, merhumun erkek çocuğu olduğu sürece, kızını varis kabul etmez ve kız varis olduğu zaman ise diğer kabileden biriyle evlenmesine müsaade etmez. Benzer şekilde kadın miras malını başka kabileye götürememektedir. Bu yasa Torah’ta birkaç yerde uygulanmıştır.

Şimdi Kuran öğretilerinin ilk geldiği ülkeye bakalım. Kimse Eski Arabistan’da kadına daha iyi davranılacağını beklememelidir. Doğrusu, Arap Yarımadası’nda kadına gösterilen muamele dünyanın her ülkesinden daha kötüydü. Bir kadın ancak çok güçlü bir kabile reisinin kızı ya da meşhur bir erkeğin annesi olursa saygı görebiliyordu. Kadın milletine aidiyetinden dolayı kadına onur ve saygı anlamına matuf hiçbir unvan verilmezdi. Kadın şüphesiz babası, kardeşi ve oğlu tarafından korunuyordu fakat bu koruma maddi bir eşyayı korumaktan farksızdı. Bir kimsenin, bir erkeğin korumasındaki bir şeye (Buna atlar, sürüler, meralar dahildir.) el uzatması kişinin şerefine müdahale idi. Kadın tıpkı murisin varise bıraktığı mal gibiydi. Arabistan’da kadınların içtimai hayatta yeri yoktu. Dahası, kız çocuğunu, verdiği utanç sebebiyle baba diri diri gömerdi. Bir bedevi parasını, mala, eşyaya ve köle kızlara harcarken cimri olmamasına rağmen kız çocuklarının bakım masrafını bir yük olarak görüyordu. Kızının yaşamasına izin veren bile kızını takas edilebilir bir maldan daha değerli görmüyordu. Bir kadın küçük düşürülmekten ancak onu korumaya niyetli güçlü bir kabileye ait olursa kurtulabilirdi.”[5]

Budizm

Budizm de tüm insanlığın affedileceği doktrinine rağmen, kadını erkekle eşit seviyeye yerleştirmedi. Onların en büyük erdemi, kadınlardan tamamen uzak durmasını emrediyordu.

Hinduizm

Dorner kadının Hinduizm’deki yerini tanımlamak için şunları yazıyor:

“Brahmanizm’de evliliğe çok önem verilir, herkes evlenmelidir. Halen Manu kanunlarına göre, koca karısının reisidir. Kadın, kocası başkalarıyla gönül eğlendirse bile kocasının canını sıkacak bir şey yapmamalıdır. Asla başka bir başka erkeğin adını ağzına almamalıdır. Eğer kadın kocası öldükten sonra evlenirse ilk kocası cennette yaşayacakken kadın cennete giremeyecektir. Kadının kocasına sadakatsizliği son derece şiddetli şekilde cezalandırılırdı. ‘Bir kadın asla bağımsız olamaz.’ Kadının miras hakkı yoktur ve kocasının ölümünden sonra en yaşlı oğlunun himayesine geçerdi. Kocası karısını bambu çubuklarıyla bile dövebilirdi.”[6]

Bayan Ray Strachey kadın hakkında şöyle yazıyor: Hinduizm’deki kadının yeri kadının tarihteki yerinin ve nüfuzunun küçük bir resmini ifade ediyor.

“Manu efsanelerini içeren Rig-Veda’ya göre, insanlığın ilk atası kadına düşük ve sefil bir mevki vermiştir ve o tarihten itibaren kadının manevi olarak yetersiz neredeyse ruhsuz olduğu ve erkekleri olmadan hayatta kalamayacağı düşünülmektedir. Umutlarını öldüren inançları ve sınırlayıcı gelenekleri (Giderek etkisinden kurtuluyorlar.) yüzünden doğulu kadının sıra dışı bir figür üretmesi imkansızdır.

Manu, kadınları yaratırken kadına yatak sevgisi, koltuk sevgisi, saf olmayan arzular, süslenme sevgisi, sahtekârlık ve kötü davranış özellikleri vermişti.   ….. Kadınlar, yalanın kendisi kadar pistir. Bu sabit bir kuraldır. ….. Dünya’daki erkekleri azaltmak kadının doğasında vardır ve bu yüzden kadın ile arkadaşlık her zaman tehlikelidir. Bir kadın asla bağımsız olmayı beceremez.

Bu sayılanların çok daha fazlası Hinduizm öğretisinde bulunmaktadır ve Hinduizm cesaret kırıcı temele sahip olduğu için Hintli kadınlar kendi hayatlarını kendileri kurmak zorundadır.

Kadına sadece çocuk taşıdığı için değer verilen toplumlarda, çocuk evliliği, duldan nefret etme, ‘Sati’ ve ‘Purdah’ gelenekleri neredeyse doğal görülür. Kadınları büyük bir şüphe girdabı, kötülüklerin yaşandığı yer, hilelerle dolu, cennet yolunda bir engel ve cehennemin kapısı olarak görüldüğü dünyada belki de kız çocuklarının maruz kaldığı şeye iyilik denilebilir.”[7]

Aynı yazar, kadının Çin’deki konumu şöyle anlatıyor:

“Daha doğuda, Çin’de de durum iyi değil. Çaresiz ve hanım gibi hissettirmeyi amaçlayan, küçük kızların bacaklarını felce uğratan gelenekleri Çin’in kadına karşı tutumunu ortaya koymaktadır. Sadece zenginlere ve soylulara uygunlaşa da bu kadınların Celestrial İmparatorluğu’ndaki hâlinin gerçek bir simgesidir.”[8]

Hristiyanlık

Hristiyan dünyanın kadına karşı tutumu yakın zamana kadar İncil’in öğretilerine göre belirlenmişti:’ Dediği kadına… senin arzun kocana olacak ve o seni yönetecek. (Yaratılış 3:16).  ‘Ey kadınlar, kendi kocalarınıza Rabbe tâbi olur gibi tâbi olun. Çünkü bedenin kurtarıcısı Mesih kilisenin başı olduğu gibi, erkek de kadının başıdır. Fakat kilise Mesih’e tabi olduğu gibi, kadınlarda böylece her şeyde kocalarına tabi olsunlar.’ (Efesliler 5:22-24) Kadın klise babaları tarafından günahın ve ayartmanın en kuvvetli kaynağı olduğu için kınanırdı. İddia edildiğine göre, Adem’i ayartan Havva idi, Yasak Meyve’yi yemesi için ikna emişti. Ve böylece ilk günahı erkeğe işletmişti. Bu yüzden bazı Yunan Ortodoks manastırları sadece kadınların değil dişi ev hayvanlarının[9] dahi manastırlarına girmelerine müsaade etmemişlerdir. Batıda kadınların miras, yeniden evlilik, boşanma, mülk edinme, veraset hakkına sahip olması yakın zamana kadar söz konusu değildi.

İngiltere

Diğer Avrupa ülkeleri içinde geçerli sayılabilecek, İngiltere’de kadının yeri hususunda Bayan Ray Strachey şöyle diyor:

“…. Kadının tüm madeni hakları inkâr edildi, düşük ücretli işler haricinde eğitimden ve her şeyden dışlandı ve kadın evlenince tüm mülkiyet hakkı kocasına geçiyordu.”[10]

İslam’da Kadın

Şimdi İslam’ın öğretilerini, kadına verdiği hakları, İslam’da kadının yerini, kadının diğer dinlerdeki konumu ile karşılaştıralım.

İslam’ın kadının haklarını ve itibarını nasıl iade ettiği, ona toplumda uygun bir yer tahsis etiği, onu erkeğin kibrinden ve aynı zamanda akıldışı ve acımasız geleneklerden koruduğu görülecektir. Kuran’a üstünkörü bir bakış bile bireysel ve içtimai her hususta İslam’ın kadına karşı tutumu ile Putperestlerin kadına muamelesi arasındaki farkı ortaya çıkarmak için yeterlidir.

Kuran ayetleri, kadınları insanlığın yarısını oluşturanlar olarak adlandırarak kadında kendine güven hissiyatı oluşturmuştur. Ona içtimai alanda ve Allah’ın gözünde yer vermiştir, dine ve ilme hizmet etmesi için cesaretlendirmiştir, iyiliği ve ahlakı yaymak için iş birliği yapmıştır ve sağlıklı bir içtimai hayat kurmuştur. Kuran Allah’ın salih amelleri kabul etmesine, selamete ermeye, ahirette iyi akıbete değindiğinde, erkekleri ve kadınları eşit muhatap almıştır.

“Mümin olarak, erkek veya kadın, her kim salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğramazlar”[11]

“Rableri dualarına şöyle icabet buyurdu: ‘Ben erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmem. Sizler birbirinizdensiniz.’ “[12]

Kuran, erkeğe ve kadına eşit ölçüde “güzel yaşam” vaat etmiştir. Bu “güzel yaşam” bu dünyada huzurlu bir hayat, memnuniyet ve onuru ifade eder.

“Erkek veya kadın, kim iyi işleri işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.”[13]

Kuran, erdem kazanmada, yapılan iyi işlerin ve dürüstlüğün karşılığını alma hususunda kadın ve erkeğin eşit olduğuna, ibadetlerin sadece kadınla erkeğin arasında fark olmadığını vurgulamak için tasarlanmadığını ayrıca  kadının iyilikleri sayesinde daha üstün olma kapasitesine sahip olduğunu ve erkeğin kadına üstünlüğünü reddettiğini değinmeğe özen göstermiştir. Şimdi kasten benimsenmiş, hatırda tutucu, dağınık yapısıyla aşağıdaki Kuran ayetini okuyalım.

“ Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadak veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”[14]

Kuran kadınlar hakkında yalnızca onların ibadetlerinden ve iyiliklerinden bahsetmekle kalmamıştır. Bunların yanında kadını, ilme ve üstünlüğe erişen, iyiliği emredip kötülüğü yasaklamakta çilelere katlanan erkeklerle beraber anmıştır. Kuran erkeklerin ve kadınların, iyiliği ve dürüstlüğü ihya etmek için beraber çaba göstermelerini istemiştir.

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[15]

Kuran yeni bir üstünlük sırası ilan etmiştir. Üstünlük renkte, ırkta, cinsiyette değil, takvâdadır.

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişi olarak yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”[16]

Kuran’ın bu ayetleri kadına özgüven, şeref, cesaret aşılamaktadır ya da psikologların dediği gibi aşağılık kompleksini yok etmektedir. Bu öğretilerin sonuçlarını İslam Peygamber’inden bugüne her çağda Müslümanlar tarafından en yüksek saygıyı görmüş öğretmen olup itibar kazanan, mürşit olan, Allah yolunda savaşan, savaş alanında hemşirelik yapan, edip olan, Kuran hafızı olan, dindar ve dürüst olan kadın örneklerinde görebilmekteyiz.

İslam, kadına cemaat namazına katılma hakkı yanında evliliği onaylama ve feshetme hakkı, miras hakkı, mülkiyet edinme ve kullanma hakkı ve benzer başka haklar vermiştir. Bu sayılanlar İslam Hukuku’na dair herhangi bir tezde kolaylıkla bulunabilir.

Batılı Bilim Adamlarının Düşünceleri

Bazı Batılı bilim adamları ve sosyoloji uzmanları kadın hususundaki Kuran öğretilerinin kadına erkeklerle eşit hukuki konum verdiğini ve toplumdaki yerini yükselttiğini itiraf etmektedir. İlki Bayan Annie Besant olan sadece birkaç tane Batılı bilim adamının fikirlerini aktaracağız. Kendisi Hindistan’da reformist bir hareketin kurucusu, Güney Hindistan’ın Teosofik Toplumu’nun lideri, İrlandalı bir bayandır ve Hindistan’ın özgürlük mücadelesine aktif olarak destek vermiştir. Onun ifade ettiği düşünceler önemlidir zira bir kadın bilim adamı doğal olarak her şeyden çok kadın hakları için kaygılanır.

“Bazılarının sınırlı çok eşliliğe izin verdiği için dini (İslam) kötü olarak ilan ettiklerini görebilirsiniz fakat benim Londra’da, tamamen, yeterli bilgiye sahip olmayan dinleyicilerle dolu olan bir konferansta yaptığım eleştiriyi genellikle duymazsınız. Fuhuşla harmanlanmış tek eşliliğin iki yüzlülük olduğuna ve sınırlı çok eşlilikten daha küçük düşürücü olduğuna dikkat çekttim. Böylesine bir demeç inciticiydi fakat yapılması gerekliydi. Çünkü İslam Hukuku’nun kadınlarla ilgili ahkâmı (Bazıları İngiltere’de taklit edildi.) kadınlar için en uygun olanıydı. Örnek olarak mülkiyet hakkı, veraset hakkı, boşanma vakaları gösterilebilir. Bu haklar kadına haklarını vermesiyle ünlenen Batı’nın çok ilerisindedir. İnsanlar tek eşlilik ve çok eşlilik kelimeleri ile hipnotize edilirken, bunlar unutuluyor ve insanlar bu sözlerin arkasında neler yattığına bakmıyorlar: Onlardan bıkmış, ilk koruyucuları tarafından artık yardım edilmeyen, sokağa atılmış kadınların korkunç düşüşü.”[17]

Diğer bilim adamı N.J Coulson A History of Islamic Law adlı kitabında şöyle yazıyor:

“Şüphesiz kadının, özellikle evli kadının, yeri yaygın bir konudur. (Kurani hükümlerin en ünlü kısmını ihtiva eder.) Evlilik ve boşanma hükümleri sayısız ve çeşitlidir. Kadınların statüsünü geliştirmeyi amaçlayan bu hükümler Arap geleneğine karşı son derece radikal reformları temsil ediyorlardı. ….. Kadına daha önce hiç sahip olmadığı haklar verilmiştir. Boşanma hukukundaki Kuran’ın mükemmel yeniliği “bekleme süresi” (iddet)’ nin açıklamasındadır.” [18]

Dorner kadınların özgürleşme sürecini anlatırken Enyclopedia of Religion and Ethics adlı eserinde şöyle diyor:

“Şüphesiz peygamber kadının konumunu yükseltti. (Bunu kadim Arabistan’da yaptı.) Bilhassa, kadın artık ölen kocasının mülkünden kalan miras değil aksine varis olma potansiyeline sahip bir bireydi. Kadınları evlenmeye zorlamak yasaktı. Boşanma durumunda, koca evliliği sırasında karısına verdiği şeyleri ondan geri alamıyordu. Dahası, üst sınıfa ait kadınlar kendilerini şiire ve bilime verebiliyordu ve hatta muallime olabiliyorlardı. Alt sınıfa ait kadınlarda her zaman ev kadını olmuyordu. Aynı şekilde anneye de saygıyla davranırlardı.”[19]

Devrimci Kavramı

Kuran’ın ayetlerinde ve Peygamberin hadislerinde bildirilen kadın erkek eşitliği anlayışı o kadar devrimci idi ki adeta kadın yeni bir toplumda yeniden doğmuştu. İslam öncesi dönemde dünyanın her yerinde kadına aptal, evcil hayvan veya miras bırakılabilecek cansız eşya olarak bakılıyordu: Ya canlı gömülüyorlardı ya da dekorasyon eşyası olarak tutuluyorlardı. İslam’ın gerçekleştirdiği köklü değişimle kadına toplumda ve ailede hakkettiği yer verildi. Bu değişim dünyanın her yerinde hoş karşılandı. Özellikle İslam’ın zafer elde ettiği ve yönetimin dizginlerini ele aldığı ülkelerde daha çok destek gördü. Bu değişim kadının kendi kendine yaşama hakkı olmayan ve kocası öldüğünde kendini kurban etmesi için zorlanan kadınların bulunduğu toplumlarda reformist etken olarak hayati rol oynadı.

Hindistan’ın Müslüman hükümdarları Hindistan toplumunda reformları yapmak ve “Sati” gibi geleneklerin önünü kesmek için yapabilecekleri her şeyi yaptılar fakat hiçbir zaman diğerlerinin dinlerine, gelenek ve göreneklerine müdahale etmediler. Şah Cihan zamanında Hindistan’ı ziyaret eden Fransız fizikçi Dr. Francois Bernier Müslüman hükümdarların, kadınların kendilerini kurban etmesini gerektiren geleneklerin önünü kesmek için çaba sarf ettiğini söylemiştir.

“Şuan ki kurbanlar eskiye göre daha az. Ülkeyi yöneten Müslümanlar barbar töreleri ortadan kaldırmak için tüm güçlerini kullanıyorlar. Doğrusu, bunu yaparken pozitif hukuku kullanarak yapmıyorlar çükü putperestleri kendi haline bırakmak onların politikasının bir parçasını oluşturuyor. Dinlerini özgürce yaşamalarına izin veriyorlar fakat dolaylı araçlarla kontrol ediyorlar. Hiçbir kadın ikamet ettiği ilin valisinin izni olmadan kendini kurban edemiyor ve vali kadınla etraflıca oturup konuşmadan, ona teşvik edici tekliflerde bulunmadan kısaca elinden gelen her şeyi yapmadan asla onaylamıyor. Eğer bu yöntem başarısız olursa kadını Müslüman kadınların arasına yollayıp, kadınların ikna etmesini deniyor. Tüm bu engellemelere rağmen kendini kurban eden kadınların sayısı dikkate değer durumda. Özellikle Müslüman yöneticinin atanmadığı Rajas bölgesinde durum çok vahim.”[20]

Modern Batı’da Kadın

Feminist hareket modern batı tarafından tantana ile övüldü ve Amerika ve Avrupa’nın, kadının tamamen özgür olacağı ve şerefiyle mutlu bir hayat yaşayacağı bir kadın cenneti olacağına inanıldı. Ancak basında çıkan haberlere ve batılı entelektüellerin gözlemlerine bakmak her parıltının altın olmadığını anlamak için kâfidir.

Endüstriyel olarak gelişmiş batılı ülkeler yeni bir tehdit ile karşı karşıya: Birleşmiş Milletler Toplumsal Kalkınma ve İnsani İlişkiler Merkezi tarafından “Aile içi Şiddet” olarak adlandırılan evlilik nefreti dalgası. Viyana Merkezli kurum derin kaygı uyandıran, Batı’daki boşanma oranının hızla arttığını gösteren iki araştırma yaptı. Bu raporlar, kurumun iyi niyetli insanların dikkatle üzerine düşmesini istediği, en kötü ve en acı veren gelişme olarak nitelendirdiği Aile içi şiddetin önemini vurgulamaktadır. Bu raporlar, bu yeni olgunun artık görmezlikten gelmenin mümkün olmadığını göstermektedir. Ayrıca aile hayatının dinamiklerini oluşturan, ailenin zayıf üyelerini tıpkı bir çocuğa bakım ve rehberlik yapar gibi korumayı öngören geleneklerin hızla erozyona uğramasından endişe duyduklarını da ifade ettiler. Bu ülkelerde geniş aile yapısı bozulmuş, çiftlerin hayatları sevgi heyecanından yoksun kalmış ve tarafların her ikisi de diğerinin en ufak sorumluluğunu üzerine almaktan istemekten kaçar hale gelmiştir. Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen Uluslararası sempozyum, gelişmiş ülkelerde yükselen, hanımlara şiddet trendine, cinsel tatmin için fiziksel güç kullanımına ve çocuklarını bakımı ve yetiştirilmesinde gösterilen vurdumduymazlığa dikkat çekti. Tüm bunlar Batı’da ailenin parçalanmasından dolayı ortaya çıkmaktadır.

Bir diğer organizasyon 1985 Ekim’inde Kanada Adalet Bakanlığı tarafından düzenlendi. Katılanlar arasında Aile içi şiddetin suç sayılması gerektiği ve bunun medya tarafından ihmal edilmemesi gerektiği üzerine konsensüs oluştu. Kanada savcısı Bay King, bu trendin artışındaki ana faktörlerin alkol ve uyuşturucu bağımlılığı olduğunu söyledi. Polisin, aile huzurunu mahveden bu suçların ihbarına, banka hırsızlığına verdiği tepkinin aynısını vermesi gerektiğini savundu ve bu suçun kanunda tanımlanmasın icap ettiğini söyledi. İstatistikler aile içi şiddetten etkilenen aile sayısının %16 olduğunu söylerken, müzakereler sonucunda Amerika’daki mevcut durumun çok kötü olduğu üzerine genel kabul oluştu. Amerikalı sosyal bilimcilere göre, aile içi şiddet kadınların ellerini ve ayaklarını bağlayıp yukarıdan aşağıya asma şeklini almışken yılda 376.000 çocuk tecavüze uğruyor. Kadına uygulana bu aile içi şiddet cinsel tatminlik için yapılıyor. Sovyet Rusya’da da durum farklı değil. Boşanma yaygın ve aile yapısı hızla bozuluyor.

[1] Manu Hindu dininin kurallarını ve toplumsal yasalarını tasarlayan kişi olarak sayılır. Karakteri ve yaşadığı zaman hakkında hiçbir bilgimizin olmadığı Manu, ilkel mitolojik bir şahsiyet olduğu olarak göze çarpıyor.  Vedas’ ta tanrı olarak tanımlanıyor fakat ona atfedilen yazılar Manu’yu bir ata ve insan ırkının kanun koyucusu olarak tanıtıyor. Bu konum kutsal kitaplarda diğer kişiler içinde iddia edilmiştir.

Manu Smirti Kadim dini ve sosyal kanunları ihtiva eder. Ayrıca bu kitap Manu’ nun halefi Go Maharaj’ a da atfedilir. Yine de (Manu Smirti) Manu dinin mevcut nüshası, 3. Yüzyıla ait ilk yazılı risalesidir. (Hindu Hukuk’u tarihinde otorite kabul edilen Ganga Nath Jha ve Dr. Jaiswai ‘nin yazılarından alıntılanmıştır.)

[2] Babil kralı, Meşhur kanunların yazarı ve Babil imparatorluğunu birleştiren kişi.

[3] Marcus Porcius Cato (M.Ö 234-149) Yargıç, konsül ve bayındırlık memuru olmuştur. İspanya’yı fethetmiştir ve her türlü yeniliğe karşıdır.

[4]  Fransa’nın bir şehri

[5] Abbas Mahmud Akkad, El-Mere Fi’l-Kur’an, s. 51-57

[6] Enyclopedia of Religion and Ethics, Edinburg, s. 271

[7] Universal History of World, J.A Hammerton, s. 378

[8] A.g.e

[9] Maryam Jameelah, Islam versus Ahl al-Kitab, Past and Present, Lucknow 1983, s. 298

[10] Universal History Of The World, s. 382

[11] Kuran, 4:124

[12] Kuran, 3:195

[13] Kuran, 16:97

[14] Kuran, 33:35

[15] Kuran, 9:71

[16] Kuran, 49:13

[17] Annie Besant, The Life and Teachings of Muhammad, Madras 1932, s. 3

[18] N.J Coulsen, Islamic Surveys: A history of Islamic law, Edinburg 1971, s. 14

[19] Enyclopedia of Religion and Ethics, Edinburg, s. 271

[20] Travels of Moghul Empire by Francois Bernier, s. 306-307

 

Kaynakça: abulhasanalinadwi.org

 

Reklamlar